Home / Hüddam ilmi / Buharînin şeyhi olan Abdullah-ı İlâhî

Buharînin şeyhi olan Abdullah-ı İlâhî

Buharînin şeyhi olan Abdullah-ı İlâhî, özel -likle

devlet ricalinin de teveccühlerine mazhar olmuş ve hatta

defalarca İstanbul’a davet edilmiştir (15). Ancak Onun bu

davete erken zamanlarda icabet edip etmediğini kesin olarak

tesbit edemiyoruz. Bu yıllarda dervişi Buharî’nin kalbine

İstanbul’a gitmek ve oradaki meşayıhı ziyaret etmek arzusu

düşer. Bu talebini İlâhîye bildirir. Şeyh hazretleri izin verir ve

gittiğinde oradaki ahvâle dâir mektup yazmasını ister.

Buhari

Buhari nihayet Simav’dan ayrılır. İstanbul’da ilk olarak devrin ünlü

mürşidlerinden Şeyh Vefa Hazretlerinin (16) dergâhına gider ve

burada onunla tanışır:

“İstanbul’a gittim, gurbet eli. Ne ben kimseyi

tanıyorum ne de kimse beni. Şeyh Vefa hazretlerinin

makamını sordum ve camilerine vardım. Bir köşede ikindi

namazını kıldım. Şeyh Vefâ hazretleri mihrab içindeki kapıyı

açarak geldiler ve imamlık yaptılar. Namazdan sonra

dervişlerle meşgul oldular. Ben de bir yere oturup uzaktan

şeyhe bakıyordum. Başımı kaldırıp Şeyhin tarafına her

baktığımda şeyh de başlarını kaldırıp bana bakardı. Evrad

tamam olunca, Şeyh’e varıp musâfaha etmeye niyetlenerek

yerimden kalktım. Şeyh de yerlerinden kalkıp bana doğru

geldiler. Beni bağırlarına bastılar, Bir müddet hiç

konuşmadan sessizce oturdum. Daha sonra dervişlere şöyle

dediler. Kendileri misafirlerimizdir, ona bakınız. Daha sonra

gittiler.

O gece vâkıada şöyle gördüm: Caminin bir

köşesinde bir mum yanmaktadır. Fakat ışığı çok değildir.

Benim de elimde bir mum var, bu mumu o çerağdan yakmak

istiyorum. Çerağın yanına gittim, mumu yakmak için uzattığım

zaman çerağ yok oldu. Yerime oturdum. Çerağını eskisi gibi

yandığını gördüm. Hulâsa aynı durum üç defa tekrar edildi.

Sonra şeyhle musahabe edip izin aldım ve gittim. Hesab ettim

tam üç gün orada kalmışım “(17).

Emir Buharı, İstanbul’a gelişinden kısa bir zaman

sonra emr edildiği üzere şeyhi Abdullah-ı İlâhîye bir mektup

yazar. Kendinin ve tanıdığı şeyh -lerin hâlini Farsça bir

beyitle anlatır.

“Buyurdular ki hâlimi bildirip oradan Hazret-i Şeyh’e

mektup yazdım, iç illerin dahi hâline şu beyitle işaret ettim (18):

Burada gönlü rahat o kimsedir ki,yârin eteğine

yapışmış, bir köşeye çekilmiştir (19).

Mektubu alan Abdullah-ı İlâhî, beyti okuyunca

Simav’dan ayrılmaktan vazgeçer, Daha uzun seneler burada

ikamet eder. Nihayet Şeyh İlâhî de ömrünün sonlarına doğru

İstanbul’a gelir. Emir Buharîye hilâfet verir. Evrenoszâde

Ahmed Bey’in davetiyle Vardar Yenicesi’ne gider ve burada

vefat eder (H.896/M. 1490)(20).

Hiç şüphesiz Nakşibendiyye tarikati,

Anadolu’ya Abdullah-ı İlâhî ile girmiş, Bayezıd-ı Velînin

davetiyle Emir Buharînin İstanbul’a gönderilmesi neticesinde

de İstanbul’da gelişip yayılmıştır. Buharî 1477 yılında hilâfet

alarak irşada başladığına göre(21), Nakşîliğin yayılışı

İstanbul’da yaklaşık olarak bu tarihlere rastlamaktadır. Hüseyin

Vassaf Bey de, “İstanbul’da ilk defa olarak Nakşibendî

dergâhını tesis ve inşâ eden Ahmed Buharî hazretlerinin

Eğrikapı dahilinde Ayvansarâyî üstünde mescid ve zaviyeyi

inşa eylemiştir. Burada irşâd-ı ibâd ile meşgûl olmuştur.”

diyerek bu hususu doğrular(22).

Emir Buharî, Fatih Câmisi’nin batısındaki bugün

kendi adıyla anılan sokakta bulunan evde irşad faaliyetlerini

sürdürürken taliplerinin artması üzerine, II. Bayezid tarafından

bu binaya ek olarak yeni hücreler yaptırılmış ve bu mekân

tekkeye dönüştürülmüştür. Sonraları mensupları çoğalan

Buharî, Ayvansaray ve Edirnekapı semtlerinde birer halife

tayin edip iki yeni tekke daha açmıştır

(23).

Merkez tekkenin ve daha sonra açılan tekkelerin

şeyh (post-niş în ve tekke-niş în)’lerinin tarih sırasına göre

birer listesi Mecmûa-ı Tekâyâ yazarı Zâkir Şükrü Efendi

tarafından verilmiştir

1- Fatih Sultan Mehmed Han Cami-i Şerifi kurbünde

Hz. Hoca Emir Ahmed Buharî Tekkesi şeyhleri (24)

2- Edirnekapusu hâricinde Hz. Emir Buharî Tekkesi

şeyhleri(25)

3- Emir Buharî Tekkesi şeyhleri der-kurb-i

Ayvansarây(26)

Buharî 922 /1516 tarihinde vefat etmiştir. Türbesi

halen Fatih Camii’nin batısında kendi adıyla anılan camiin

yanında yol üzerindedir(27).

Vefatına, Bursa Kaplıca Medresesi müderrisi iken

görevinden ayrılarak Buharî’ye bağlanan Hızır Bey Çelebi (öl.

1517) şu tarih manzumesini söylemiştir:

Müşkil imiş firkati Şeyhin be-gâyet âh Şeyh

Kanda gitdi bilmezin ol mazhar-ı Allah Şeyh

Bu firâk u hasrete bu hecre vü bu hâlete

Gönlüme didüm ki ki di târîh didi vâh Şeyh (28)

Lâmiî Çelebi de bir tarih manzumesi söylemiştir ki, bu

manzumenin son beyti aynı zamanda türbenin kitabesi olarak

hakkedilmiştir;

Kanı ol şems-i hakîkat sâye-i lutf-ı İlâh

Kutb-ı irşâd-ı tarîkat mürşid-i gerdûn-penâh

Şu’le salmışdı Buhârâ’dan doğup Rûm üstine

Mefhar-ı âl-i abâ idi vü mülk-i dîne şâh

Kodı endim gibi ashâbın dolundı meh-sıfat

Gaym-i gamdan oldı lâbüd çîhre-i âlem siyah

About admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir