Home / Hadis / isa bistami ve çetrefilli hayatından kesitler

isa bistami ve çetrefilli hayatından kesitler

Herhangi bir sesin zihnimi karıştırmasından korkarım, derdi ve bu da bunnda bir bahane idi.

 

İsa Bistâmî, “On üç sene şeyhin sohbetinde bulunmuş, ama kendisinden bir tek söz işitmemiştim; âdeti, başını, dizinin üzerine koymaktı” demiştir. Şeyh Sehlegî de, Sözü edilen husus kabz halinde idi, bast halinde ise halk ondan. birçok fayda bulurlardı, demişti. Bir kere halvette iken, Tesbih ederim kendimi, şânım ne yücedir, sözü dilinden çıkmıştı. Ken-dine gelince, müridler, Siz şöyle şöyle dediniz, dediler. Şeyh de, Eğer diğer bir seferinde daha bu sözü benden işitir de beni paralamazsanız yüce Allah hasmınız olsun, dedi ve diğer bir zamanda aynı şeyi söylemesi halinde kendisini öldürmeleri için her birinin eline bir bıçak verdi. Öyle oldu ki şeyh diğer bir defasında yine aynı şeyi söyledi. Sohbetinde bulunanlar onu katletmeye teşebbüs ettiler. Evi Bâyezid-i Bistâmî [kuddise sırruhü] ile dolu olarak gördüler, öyle ki evin dört köşesi onunla dolmuştu. Müridler bıçak vurmaya başladılar ama suya bıçak vuran bir kimsenin hali gibi bir vaziyet hâsıl olmuştu. Aradan bir zaman geçince, o suret küçüldü, nihayet Bâyezid-i Bistâmî ile [kuddise sırruhü], mihrapta bir serçe kadar zuhur etti. Müridler bu hali şeyhe anlattıklarında, şeyh, Bâyezid-i Bistâmî, şu görmekte olduğunuzdur, o Bâyezid-i Bistâmî değildi, dedi ve ekledi: “Cebbâr kendini kulunun diliyle tenzih etmiştir.”

İsa bistami

Eğer biri çıkar da, “Bu nasıl olur?” derse deriz ki: “Başlangıçta Hz. Adem’in [aleyhisselâm] başı semaya dayanıyordu, Cebrâil [aleyhisselâm] üzerine bir kanat indirince, onun bir kısmı kaybolup gitti. İmdi büyük bir süretin küçülmesi câiz olunca, bunun aksi neden câiz olmasın? Nitekim anne karnındaki bir bebeğin ağırlığı şu kadar kilo iken, delikanlı olunca şu kadar kilo olmaktadır ve yine Cebrâil’in [aleyhisselâm] Hz. Meryem’e bir insan biçiminde tecelli etmesi de böyledir. Bâyezid-i Bistâmî’nin [kuddise sırruhü] hali dahi bu tarzda vukua gelmişti. Anna vâkıa ile oraya ulaşmamış bir kimseye, verilen izahatın bir faydası olmaz.”

 

Naklederler ki bir gün eline kırmızı bir elma almış, ona bakıyor. Latif bir elma, diyordu.

 

Tarihte, Orta Asya ile Anadolu kültür coğrafyaları

arasındaki yakın ilişkinin en dikkate değer örneklerini

tasavvuf alanında görmekteyiz. Anadolu’nun

İslâmlaşmasında önemli yeri bulunan kolonizatör

dervişlerden başlayarak(l), sonraki yüzyıllarda da Orta

Asya’dan gelerek Osmanlı ülkesinde faaliyet gösteren

mutasavvıflara rastlanmaktadır

(2). XV.-XV1. yy.larda

Buhara’dan İstanbul’a gelip faaliyet gösteren Emir Buharı

isimli üç mutasavvıf da bu örnekler arasındadır.

Bizim yazımızda söz konusu edeceğimiz Emir

Buharı (1445-1516)’den başka aynı isimli iki kişi daha

bulunmaktadır. Birisi, Lemezât’da Sünbül Efendi’nin bir

kerameti dolayısıyla zikredilmektedir “…Dervişleri arasında

Emir Buharî adlı bir dervişi vardı. Şeyh’in vefatına yakın o

Vefat etti. Şeyh, kendisini çok sevdiğinden, Emir’i bizim

mezarımızın ayak ucuna defnediniz diyerek, tayin ettiği

kendi mezar yerinin ayak ucuna defnedildi. Nakledildiğine

göre, bu zât bugün de Şeyh’in ayak ucunda yatmaktadır”(3).

Sünbül Efendi 936/1529-30 yıllarında vefat ettiğine göre,

burada söz konusu edilen Emir Buharî de bu tarihlerde

vefat etmiş olmalıdır.

Emir Buharî’den yetmiş sene sonra vefat eden,

aynı isimde bir Nakşî şeyhi daha vardır O da Buhara’dan

İstanbul’a gelmiş, Unkapanı civarında yerleşmiş, burada

994/1568 yılında vefat etmiştir Sultan III. Murat kabrinin

üzerine bir türbe yaptırmıştır. Kendi adıyla anılan bir de

tekkesi bulunmaktadır

(4).

Yazımıza konu olan Emir Ahmed-i Buharî,

tahminen 849/1445 yılında Buhara’da doğmuştur. Doğum

yerine nisbetle Buharî, Hz. Peygamber’in soyundan olması

sebebiyle de Seyyid, Emir veya Hüseynî nisbeleriyle anılır.

Altı oğlu, bir kızı olduğu sanılmaktadır.

Emir Buharî’nin hayatıyla ilgili çeşitli kay-

naklarda muhtasar bilgi bulunmakla birlikte(5), bunlar daha

çok müridi Lâmiî Çelebi’nin Nefehal Tercemesi(6) ile

Abdurrezzak b. Abdu’l-Cüaniyyü’l-Eyyûbînin yazmış

olduğu Hâzâ Menkabe-i Emir Buhârî(7) adlı muhtasar

menâkıbnâmeye dayanır.

Emir Buharî, Nakşibendiyye silsilesinde önemli

bîr yeri olan Şeyh Mahmûd Encîr el-Fağnevî”nin(8)

torunudur. Gençliğinde Buhara’da çeşitli ilimler tahsil etti.

Bu sırada Şeyh Hâce Ubeydullah-ı Ahrar’a intisap etti. Bir

yandan seyyid, diğer yandan büyük bir şeyhin torunu

olması, ayrıca seyr ü sulûktaki kabiliyeti gibi özellikleri

dolayısıyla Ubeydullah-ı Ahrâr’ın iltifatlarına mazhar oldu.

Bu sırada Anadolu’dan Semerkand’a gelip Ubeydullah’a

intisap eden Simavlı Abdullah-ı İlâhî ile tanıştı. Abdullah-ı

İlâhî seyr u sülûkunu tamamlayıp Anadolu’ya döneceği

zaman Emir Buharînin de birlikte gitmesi ve onun sohbet

halkasına girmesi emredildi.

About admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir